Ögrencilerin Forum Sitesi | ÖSS | KPSS | SBS | Sınav Soruları
Eylül 20, 2014, 05:58:47 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Sitemizde bulunan ücretsiz testleri çözerek sitemizi test edebilirsiniz.
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: fizik bilim adamlari  (Okunma Sayısı 41903 defa)
0 Üye ve 21 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
yakamoz
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 3338


Üyelik Bilgileri
« : Eylül 01, 2008, 10:11:36 ÖS »

Archimedes ( .... - .... )

  Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes (M.Ö.287-212) adlı bir mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hattâ Archimedes'in aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Archimedes'i de öldürdüler. Söylendiğine göre, bu sırada Archimedes toprak üzerine çizdiği bir problemin çözümünü düşünüyormuş ve yanına yaklaşan Romalı bir askere oradan uzaklaşmasını ve kendisini rahat bırakmasını söylemiş; ancak asker Archimedes'e aldırmayarak hemen öldürmüş. Tarihin nadir olarak yetiştirdiği bu çok yetenekli bilim adamının öldürülüşü Romalı generali de çok üzmüş.

  Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

  Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4r2 ve hacminin ise 4/3 r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi'nin değerinin 3 l/7 * 3 10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.

  Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

  Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

  İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

  1. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.

  2. Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar:

  Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

  Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes'in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

  Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.
Logged

You are not allowed to view links. Register or Login
yakamoz
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 3338


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Eylül 01, 2008, 10:13:56 ÖS »

Galileo Galilei (1564-1642)

   Tanınmış müzikçi Vincenzo Galilei'nin oğlu olan Galileo, ilk eğitimini ailesinin 1574'de taşındığı Floransa yakınlarındaki Vallombrasa Manastırı'nda aldı. 1581'de tıp eğitimi görmek üzere Piza Üniversitesi'ne girdi. Burada, tavandan sallanan bir lambanın salınımlarını gözleyerek, bir tam salınım için gereken sürenin, salınımın genliği ne olursa olsun hep aynı kaldığını bulan Galilei, sonradan bu olayı deneysel olarak doğrulayacak ve saatlerin düzenli çalışabilmesi amacıyla sarkaçtan yararlanılabileceğini ortaya koyacaktı.

  Sarkaçlara ilişkin bu gözlemine değin hiç matematik eğitimi görmemiş olan Galilei, raslantı sonucu dinlediği bir geometri dersinin de etkisiyle, Tascana Sarayı'nda öğretmenlik yapan Ostilio Ricci'den matematik ve fizik dersleri almaya başladı. Mali durumunun elvermemesi nedeniyle 1585'te üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı; Floransa'ya dönerek akademide ders vermeye başladı. 1586'da hidrostatik teraziyi bulan ve bu buluşunu bir makaleyle açıklayan Galilei'nin ünü bütün İtalya'ya yayıldı. 1589'da yazdığı katı cisimlerin ağırlık merkezlerine ilişkin inceleme Piza Üniversitesi'nde matematik dalında öğretim üyeliğine getirilmesini sağladı.

  Burada hareket üzerine araştırmalara başlayan Galilei, ilk olarak ağırlıkları farklı cisimlerin farklı hızlarda düşeceklerine ilişkin Aristoteles'çi görüşü çürüttü. Piza'daki görevinden ücretinin düşüklüğü nedeniyle ayrılarak 1592'de Podova'da matematik profesörü olarak çalışmaya başlayan Galilei, bu görevi 18 yıl sürdürdü ve buluşlarının önemli bir bölümünü burada gerçekleştirdi. 1604 sıralarında düşen cisimlerin düzgün hızlanan hareket haptığını kuramsal olarak kanıtladı. Ayrıca parabolik düşme yasasını ortaya koydu.


Teleskopla Yaptığı İlk Gözlemler

  Galilei, gezegenlerin güneş çevresinde dolandıklarına ilişkin Kopernik kuramına henüz gençken inanmış, ama eleştirilmek korkusuyla bu görüşünü açıklamaktan çekinmişti. 1609 ilkbaharında Venedik'teyken teleskopun keşfini öğrendi ve Padova'ya dönüşünde ilkin büyütme gücü 3 olan bir teleskop yaptı. Sonradan bunu geliştirerek büyütme gücünü 32'ye çıkarmayı başardı. Yaptığı teleskoplar, mercek yüzeylerinin eğrilik derecesini denetlemek amacıyla geliştirdiği yöntem sayesinde, astronomi gözlemlerinde kullanılabilecek ilk teleskoplar olarak kısa sürede Avrupa'nın her yanında aranmaya başladı.

  Astronomi gözlemlerinde teleskoptan yararlanılmasını başlatan Galilei, 1609-1610 yıllarında bir dizi buluş gerçekleştirdi. Ay yüzeyinin sanıldığı gibi düzgün değil girintili çıkıntılı olduğunu ve Samanyolu gökadasının birçok yıldızdan oluştuğunu buldu; Jüpiter'in uydularını keşfetti. Ayrıca Venüs'ün evrelerini ve Satürn'ün halkalarını gözlemledi. Astronomi alanındaki bulgularını 1610'da "Sidereus Nuncius"(Yıldızların Habercisi) adıyla yayımladı.


Kiliseyle Çatışması


  1611'de Roma'ya giden Galilei papalık sarayının yetkililerine teleskopuyla bir gösteri yaptı. Gördüğü büyük ilgiden cesaret alarak 1613'te Roma'da yayımladığı "Istoria e Demostrazioni Intorno Alle Macchie Solari"(Güneş Lekelerinin Tarihi ve Kanıtları) adlı yapıtında Kopernik kuramını ilk kez açıkça savundu. Güneş yüzeyindeki lekelerin hareketinin Kopernik'i doğruladığını, Ptolemaios kuramını ise çürüttüğünü öne sürdü.

  Anlatımındaki ustalık, Latince yerine İtalyancayı tercih etmesi ve bu dili çok yetkin bir uslupla kullanması görüşlerinin üniversitenin dışına taşarak yaygınlaşmasını ve geniş kitleleri etkilemesini sağladı. Çıkarlarının tehlikede olduğunu gören Aristoteles'çi profesörler ona cephe aldılar. Kopernik kuramının kutsal metinlerle çeliştiğini vurgulayarak Galilei'yi kilise yetkililerinin gözünde karalamaya giriştiler. Bu çabalarında onlara yardımcı olan Dominiken vaizler bir yandan kiliselerde "Matematikçiler"in bu yeni dinsizliğine ateş püskürürken, bir yandan da dine karşı ve uydurma olduğunu iddia ettikleri sözlerini gerekçe göstererek Galilei'yi Enkizisyon'a gizlice ihbar ettiler. Durumdan büyük kaygıya kapılan Galilei, grandüke ve Roma'nın önde gelen kişlerine mektuplar yazarak teylikeye dikkat çekti. Bu mektuplarda kilisenin bilimsel gerçeklerle çelişkiye düşmesi durumunda kutsal metinleri alegorik biçimde yorumlama geleneğini, Kilise Babaları'nda alıntılar yaparak anımsatıyor ve "insanlar doğruluğunu kanıtlama yoluyla gördükleri bir şeyin günah ilan edildiğini görmek durumuna düşerlerse bunun çok büyük zaralara yol açacağını" belirtiyordu. Yetkililerden yeniliklerin önünü kesmemelerini dilemek için bizzat Roma'ya gitti. Kilise uzmanlarının bir bölümü ondan yanaydı. Ama kilisenin baş ilahiyatçısı Kardinal Robert Bellarmine yeni kuramın önemini kavrayabilecek bir kişi değildi ve matematiksel varsayımların fiziksel gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığı yolundaki yaygın inanca bağlıydı. Onun temel kaygısı protestanlığa karşı savaşta katolikliği zayıf duruma düşürebilecek bir skandalın ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle kopernikçiliği "yanlış ve asılsız" ilan ederek konuyu temelden çözmenin en doğru yol olacağına karar verdi ve Kopernik'in kitabı Yasak Kitaplar Kurulu'nca yasaklandı. Bu karar 5 Mart 1616'da alındı. Ama Kardinal Ballermine konuya özel bir önem vererek Galilei'yi 26 Şubat'ta huzuruna kabul etmiş, çıkacak karar hakkında kendisine bilgi vermiş, bundan böyle bu öğretiye "bağlı kalmasının ve onu savunmasının" yasaklanmış olduğu konusunda onu uyarmış, ama konunun salt "matematiksel bir varsayım" olarak tartışılabileceğini bildirmişti.

  Bu olayı izleyen 7 yıl boyunca Galilei, Floransa yakınlarında Bellosguardo'daki evine çekilmiş olarak yaşadı. 1623'te "Il Saggiarote"(Ayarcı) adlı ünlü yapıtını yayımladı. Fiziksel gerçeklik üzerine parlak bir polemik niteliğinde olan ve yeni bilimsel yöntemi sergileyen bu yapıtını eski arkadaşı papa VIII. Urbanus'un adına sundu.

  Galilei 1616 kararını yürürlükten kaldırtabilme umuduyla 1624'te Roma'ya gitti. Bunu başaramadıysa da papa'dan "dünya sistemleri"(Ptolemaios ve Kopernik) üzerine yazı yazma izni aldı. Bu izin iki siistemi tartışırken tarafsızlığın korunması, sonunda papanın kendisine emretmiş olduğu sonuca (Tanrı'nın birbirinin aynısı sonuçları insanını hayal dahi edemeyeceği çeşitli yollarla ortaya çıkarmaya kadir olması nedeniyle insanın dünyanın gerçekte nasıl yaratılmış olduğunu bilemeyeceğisonucuna) varması ve Tanrı'nın hr şeye kadir olduğunu sınırlamaya kalkışmaması koşuluyla verilmişti. Bu emirler baş sansürcü Monsignor Niccolò Riccardi tarafından yazılı olarak da Galilei'ye verildi.

  Floransa'ya dönen Galilei büyük yapıtı "Dialogo sopra i due massimi sistemi del mondo, ptolemaico e copernicano"(İki Büyük Yer Sisemi, Ptolemaios ve Kopernik Sistemleri Üzerine Konuşmalar) üzerinde yıllar sürecek çalışmasına başladı. Kitap 1632'de sansürcülerden eksiksiz basılabilme izni almış olarak yayımlandı; Avrupanın her yanında büyük heyecan ve övgüyle karşılandı, edebi ve felsefi bir başyapıt olarak kabul edildi.

  Kitabın yayımlanmasını izleyen olaylar bugün ancak dolaylı biçimde bilinmektedir. Papaya , kitabın tarafsız görünen başlığına karşın, aslında Kopernik sisteminin güçlü ve pervasız bir savunucusu olduğu belirtildi. Kitap boyunca sovunulan sağlam görüşler, kitabın sonunda varılması emredilmiş olan sonuç bölümünü etkisiz ve anlamsız kılmıştı. Cizvitler bu yapıtın kurulu düzen için "Luther ve Calvin'in öğretilerinin toplamından bile daha zararlı olacağını vurguluyorlardı. Papa öfke içinde kovuşturma açılmasını emretti. Kitap için önceden izin alınmış olduğundan, izlenebilecek tek hukuksal yol, izni tekzip edip kitabı yasaklamaktı. Tam bu sırada Galilei'nin dosyasında bir belgenin varlığı "keşfedildi". 26 Şubat 1616'da Bellarmine'nin huzurunda, Galilei'nin "ne biçimde olursa olsun Kopernikçiliği anlatması ya da tartışması" Enkizisyonun ceza yaptırımına bağlanarak özellikle yasaklanmıştı. Böylece kitap için elde edilmiş olan iznin sahtecilikle ve usulsüz biçimde alındığına karar verilebildi(1877'de dosya içeriği yayımlandığında kanıtları inceleyen tarihçiler bu belgenin dosyaya sonradan konmuş olduğu ve Galilei'ye aslında böyle bir yasaklamanın getirilmemiş olduğu görüşünde birleşmişlerdir). Kilise yetkilileri bu "yeni" belgeye dayanarak Galilei'yi heretiklikle suçlamayı başardılar. Yaşlı ve hasta olduğunu öne sürmesine karşın Şubat 1633'de Roma'ya gelerek duruşmada hazır bulunmak zorunda bırakılan Galilei'ye özel işlem yapıldı ve hapse atılmadı.12 Nisan günü yapılan çetin orgulamada Galilei 1616'da kendisine böyle bir yasaklama konmuş olduğu iddiasını sürekli olarak reddetti. 16 Haziranda mahkum oldu, hüküm kendisine 21 Haziranda okundu: Kopernik öğretisine bağlı kalmak ve bu öğretiyi anlatmaktan suçlu bulunmuştu; nedamet getirerek görüşlerinden dönmesi emredildi. Gelilei geçmişteki hatalarından kesinlikle vazgeçtiği, nefret ettiği ve bunları lanetlediği yönünde bir ifade verdi. Hüküm hapis cezasını da içeriyordu, ama papa bu cezayı ev hapsine çevirdi ve Galilei yaşamının son 8 yılını Floransa yakınlarında Arcetri'deki evinde geçirdi. Papa II. Johannes Paulus 1979'da oluşturduğu bir komisyon, 1992'de Galilei'nin itibarının iade edilmesine karar vermiştir.


Bilime Katkıları

  Galilei'nin olağanüstü zihinsel gücü ölümüne değin azalmadan sürdü. 1634'te "Discorsi e dimostrazioni mathematice intorno a due nouve scienze attenenti alla meccanica"(Makenikle İlgili İki Yeni Bilim Üzerine Söylevler ve Matemetiksel Kanıtlar) adlı yapıtını bitirdi. Genellikle en değerli yapıtı sayılan ve 1638'de Leiden'de basılan bu kitapta Galilei, araştırmalarına ilk başladığı yıllarda gerçekleştirdiği deneylerin sonuçlarını yeniden değerlendirdi ve mekaniğin temel ilkeleri üzerine sonradan geliştirdiği görüşlere yer verdi. Teleskoptan yararlanarak gerçekleştirdiği son buluşu Ay'ın günlük ve aylık sallantılarını (librasyon) ilk kez gözlemlemesiydi. Bu gözlemleri 1637'de görme görme yetisini yitirmeden birkaç ay önce yapan Galilei, daha sonra sarkacın saat mekanizmalarının çalışmasını düzenlemekte kullanılabileceğini belirledi. Bu buluş 1656'da Felemenkli bilim adamı Christiaan Huygens tarafından uygulamaya kondu. Cisimlerin çarpışması kuramına ilişkin görüşlerini ögrencileri Vincenzo Vivani ve Evangelista Torricelli'ye son günlerine değin yazdırdı...

Logged

You are not allowed to view links. Register or Login
yakamoz
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 3338


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Eylül 01, 2008, 10:15:01 ÖS »

Isaac Newton (1642 - 1727)

  Isaac Newton, 25 Aralık 1642'de Woolsthrope'de doğdu. Babası daha o doğmadan önce ölmüştü. Annesi, Newton henüz ikisine bastığında tekrar evlendi. Çocukken çeşitli ağat modeller yaparak el becerisini gösterdi. Çocukluğunun büyük bir kısmını büyükannesinin yanında geçirdi. Grantham'da okula başladı. Eğitimini 1661'den itibaren Cambridge'de sürdürdü. Ama bu arada pek hevesli olmadığı çiftlik işleriyle uğraştı.

  Newton, Cambridge'de çok başarılıydı. 1667'de Trinity College'de öğretin üyesi oldu. 1668'de asil öğretim üyesi oldu. 1669 yılında henüz yirmi altısındayken Lucasian matematik Kürsüsü'ne seçildi.

  Üniversite 1665'deki büyük veba salgını nedeniyle kapatılınca Newton annesinin Woolsthrope'deki evine çekildi. Böylelikle hastalıktan kaçmayı başarabildi. Bir sonraki yıl yaşamının en verimli dönemi oldu.

  Günümüzde mekanik biliminin dayanağını oluşturan hareketle ilgili üç yasa, önemli, buluşlarının ilkidir. İlk yasa, dışardan bir kuvvet etki etmedikçe hareketsiz bir cismin hareketsiz kalacağını ve düzgün doğrusal hareketli bir cismin de düzgün doğrusal hareketinin sürdüreceğini söyler. İkinci yasa da kuvvetin csimlerde ivmeye neden olması kavramını açıklar. Üçüncü yasa da, her etkinin ters yönde eşit bir tepki doğuracağı yer alır.

 

  Bu yasaları ortaya koymasından kısa bir süre sonra sıradan bir olay Newton'un en büyük buluşlarından birini yapmasına yol açtı. Meyve bahçesinde otururken ağaçtan düşen bir elma dikkatini çekti ve elmanın neden düştüğünü düşünmeye başladı. Acaba o güne kadar varlığı bilinmeyen bir kuvvet tarafından mı dünyaya çekilmişti. Eğer varsa, böyle bir kuvvetin bütün cisimleri, hatta gezegenleri bile etkileyebileceğini düşündü. Bu düşüncelerini kullanarak ve yeni bulduğu hareket yasalarını uygulayarak evrendeki tüm cesimlerin aralarındaki uzaklıkla ters orantılı bir kuvvetle birbirini çektikleri kuramını geliştirdi. Bu yeni kuvvete Çekim adını verdi. Yeryüzündeki olayları biçimlendiren yasaların gökyüzündeki cisimler için de geçerli olduğu düşüncesini yerleştirdi.

  Newton'un 1665'teki buluşları mekanikle sınırlı kalmamıştır. Optikle ilgili çalışmaları sonunda beyaz ışığın cam bir prizmadan geçince yeniden birleşerek beyaz ışığa dönüştüğünü buldu. Renk tayfı üzerindeki çalışmaları zamanında kulanılan kırılmalı teleskop türü araştırmalarına yol açtı. O zamanlar da teleskoplarda kullanılan merceklerin oluşturduğu görüntüler camdaki kusurlar yüzünden, renkli çizgilerle gölgeleniyordu. Newton, mercek yerine ayna kullanmaya karar verdi, çeşitli deneylerden sonra, uzaktaki cisimlerin büyütülmüş görüntülerini oluşturan bir içbükey aynalar sistemini geliştirdi. Newton'un ilk yansıtmalı teleskopu bulması, astronomlara kırılmalı tesekopun yerine koydukları çok değerli bir alet sağladı.

 

  Newton, Woolstherpe'dayken çalışmalarıyla ilgili pek az açıklama yapmıştır. Hareket yaşatan ve genel çekim kuramı ilk olarak 1687'de yayınlanan “Doğa Biliminin Matematik İlkeleri” adlı kitabında, ışıkla ilgisini sürdüren Newton, 1704 yılında “Optik” adlı ikinci büyük eserini yayınladı. Kitapta, prizmalarla yaptığı deney görülmüştür. Bu kitap şimdiye kadar yazılmış bilimsel kitapların en büyüklerinden sayılır. Kuramların ve kanıtların matematiksel gösterimleri, Newton'un çekimle ilgili düşüncelerini açıklıkla belirtebilmesi için yeni bir matematik tekniğine ihtiyaç olduğunu gösterir. Bulduğu bu yeni teknik bugün diferansiyel ve integral hesaplar diye bilinir.

  Newton'un çevresiyle olan ilişkileri, tartışmalar ve tatsızlıklarla doluydu. Pek az yakın arkadaşı vardı. Kinci ve sinirli bir yapısı vardı. Bu yüzden iki kez sinir krizi geçirdi. Birincisi, annesinin ölümü yüzünden oldu ve altı yıl süreyle herkesten uzak yaşadı. Bütün kendini beğenmişliğinin yanı sıra Newton, Galilei'yle başlayan bilimsel ilerlemeye olan borcunu hiçbir zaman yadsımamıştır. Bir keresinde “diğer insanlardan daha ileri görebiliyorsam, bu devlerin omuzlarında durduğum içindir” diye yazmıştır.

  Newton 1688'de Avam Kamarası Cambridge üyesi olarak seçildi. Bu olay onun ilgi alanının değişmesine yol açtı. Bu tarihten sonra bilimsel araştırmayı bırakmış, bir üst düzey yönetici olmaktan, halk tarafından tanınan bir kişi olmaktan hoşlanmaya başlamıştı. Kraliyet Darphanesi'nin başına geçti. Söylendiğine göre örnek başarıyla görevini yürüttü. Yaşamı boyunca ilahiyat konularına yoğun ilgi duydu. Yaşlılığında bile Tevrat'ta geçen olayların zaman diziniyle ilgili sorunları çözmeye çabaladı. 1727'de öldüğünde hiçbir bilim adamının sahip olmadığı bir üne sahipti.

Logged

You are not allowed to view links. Register or Login
yakamoz
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 3338


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Eylül 01, 2008, 10:15:52 ÖS »

Albert Einstein (1879 - 1955)

   Einstein Ulm’da 14 Mart 1879 tarihinde, özgür düşünceli Alman Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Babası, pek para kazanmayan bir mühendisti. Albert, çocukluğunu Münih’de geçirmiş ve evde zekasının işaretini erkence vermiş olmasına karşın okulda olağanüstü başarılar sağlayamamıştır. Ortaokulda Alman öğretim sistemini sevmemiş, karşılığında ona ters davranan öğretmenlerle çatışmaya düşmüştü. Bu erken deneyimlerden ötürü resmi Alman makamlarına karşı düşmanlık kazanmıştı. Olumsuz iş koşulları aileyi 1894’te Milan’a göçe sürükledi, öğrenimini tamamlaması için Münih’de bırakılmış olan Einstein da hasta olduğu bahanesiyle sonradan İtalya’daki ailesine katıldı. İtalya’yı daha çok seven Einstein, burada kaldığı kısa süre içinde Milan’dan Cenova’ya 160 km. tutan yolu gezi amacıyla yürüyerek aştı.

 

  Einstein sonra Zürih’deki Politeknik Okul’a giriş için başvurdu ama sadece yeterli bir lise diploması olmayışından değil, matematik ve fizikte üstün başarı sağlamasına karşın giriş sınavını da geçemediğinden başvurusu kabul edilmedi. Sınavı kazanabilmek amacıyla, Aarau’daki Cimnazyum’da öğrenim görmeye gitti. Orada çok mutluydu, İsviçre’ye aşık olmuştu; sonradan İsviçre vatandaşlığına geçti ve yaşamı boyunca bir daha ayrılmadı. Sonunda Politeknik Okul’a girdiğinde matematik profesörleri, ikisi de birinci sınıf bilginler olan H. Minkowski ve A. Huntwitz’di; ama ne onlardan pek bir şey öğrenebilmişti, ne de onlar Einstein’i fark etmişlerdi.

  Mezun olduğunde, geçimini sağlayabilecek bir iş bulmakta güçlük çekmişti. İlk başlarda yedek öğretmen olarak çalışıp, özel fizik dersleri vermişti. 1902’de Berne kantonundaki patent dairesinde alçak gönüllü bir iş buldu. Bu sıralarda Einstein Mileva Mariç’le evlendi. Biri ileride Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde hayli saygın bir mühendislik profesörü olacak, iki oğulları oldu.

  Patent ofisindeki iş Einstein için çok uygundu. Gönderilen buluşları incelediği ofisteki işleri arasında, saptırılmadan bağımsız düşünecek zaman bulabiliyordu. O zamanlar, kara cisimle ünlü W. Wien’in yönetimindeki Annalen der Physik’e gönderdiği fizik makaleleri yazmaya başladı. 1901’de bir, 1902’de iki ve 1903 ile 1904’te de birer tane sundu. Tümü de istatistiksel devinbilim ve ısıldinamik alanlarında derin araştırmalardı. Birkaç yıl önceki Plank’in durumuna benzer bir biçimde, aynı konular daha önceleri Gibbs tarafından da ele alınmıştı, ama Einstein bunu biliyordu.

  1905’te Einstein'in dehası eşsiz bir biçimde parladı, Mart’ta, Mayıs’da ve Haziran’da her biri tek başına onu ölümsüz kılmaya yetecek üç çalışma yayımladı. İlk çalışma ”Işığın oluşumu ve iletişimine ilişkin öz dili bir bakış noktası” ışık paketçiklerinin keşfini ve büyük bir uygulama olarak ışılelektrik etkisinin açıklanmasını içermektedir. İkincisi Isının kinetik kuramınca belirlenen durgunluktaki sıvılarda parçacıkların devinimleri üzerine Browncil devinim kuramı içermekte ve bir kez daha atomların gerçek varlığını gösterip Boltzmann sabitini yeni bir yoldan saptamaktadır. Üçüncüsü Devinen Cisimlerin elektromağnetiği üzerine özel görelilik kuramı içermekte, buradan da, herkesin Einstein’i tanımasına neden olan E=mc2 bağıntısı çıkarılmakta.

  Fizik dünyasının çoğu Einstein'ı kuşkuyla karşılamasına rağmen Einstein'ın en beklenmedik sonuçları bile kısa sürede doğrulandı. Einstein 1913'de Berlin'de çalışmaya başladı. Bu dönemde kütle çekimi kuramını iki yüzyıl önce Newton'un bıraktığı noktadan alarak 1916'da genel görelilik kuramı olarak ortaya koydu. Genel göreliliğin ortaya koyduğu uzay-zaman bükülmesi gibi bütün sonuçlar daha sonraki yıllarda yapılan deneylerle doğrulandı. Daha sonra kuram evrenin genişlemesinin bulunmasıyla da uyum sağladı.

  Einstein'ın 1917'de ortaya attığı ışınımın uyarılmayla yayımlanması fikri kırk yıl sonra lazerin bulunmasıyla sonuçlandı. 1920'lerde gelişen kuantum mekaniğinden rahatsız olan Einstein klasik belirlenimci görüş yerine olasılıkçı görüşü kabul etmedi. Kuantum mekaniğine karşı "Tanrı zar atmaz" diyen Einstein ilk defa yanılmış oldu.

  Bütün dünya çapında büyük bir üne kavuşan Einstein Nazi iktidarıyla birlikte 1933'te Almanya'yı terk etti. Hayatının gerisini A.B.D'de geçirdi. Einstein hayatının son yıllarını kütle çekimi ile elektro-magnetik kuramı birleştirecek olan kuramı aramakla geçirdi, ama bunda başarısız oldu. Halen bu problem çözüm beklemektedir. Einstein 1955'te Princeton'da hayata gözlerini yumdu. Time dergisinin yaptığı ankette 20. yüzyılın en büyük kişisi seçildi.
Logged

You are not allowed to view links. Register or Login
yakamoz
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 3338


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Eylül 01, 2008, 10:16:41 ÖS »

Marie Sklodowska Curie (1867 - 1934)

   Bilimadamları etraflarına bir başka bakarlar. Onlar günü birlik yaşamazlar. Etraflarındaki olayları irdelerler, soru sorarlar, cevap ararlar. Sabırla çalışırlar, meraklarını giderene kadar. Zaten onları farklı yapan da budur. Bu özelliklerinin ürünü olarak insanlığa sundukları tesbit ve buluşlar, onlara bilim adamı sıfatını yükler.

   Bilim tarihini karıştırdığımızda bilim adamlarının hepsinin erkek olduğunu görürüz. Bu, filozoflar için de geçerlidir. Fakat bazı istisnalar yok değildir. Bunların başında öyle bir kişi gelir ki. ünü pek çok erkek meslekdaşını geride bırakmıştır. Yaşamı boyunca çektiği sıkıntılar onu yıldırmamış, bilim ve insanlık için hep çalışmıştır. Bu ünlü bayan bilim adamı Marie Skladowska ya da meşhur ismiyle Madam Curie'dir.

   Marie Sklodowska 1867'de Lehistan'ın (Polonya) Varşova kentinde doğdu. İki eğitimcinin çocuğu olması onun için büyük bir şanstı. Babası Vladislav Sklodowska Petersburg Üniversitesi'nde yüksek tahsil yapmış ve sonra Varşova'da fizik ve matematik dersleri vermeye başlamıştı. Annesi Madam Sklodowska da babası gibi bir öğretmendi. Marie biri erkek, beş kardeşin en küçüğü ve en zekisidir. Bunu okuma ve yazmayı çok çabuk öğrenmesiyle de göstermiştir.

   O tarihlerde Rus esareti altında bulunan Polonya'da yaşayan Sklodowskalar milliyetçi bir ailedir. Bu esaret yıllarında Sklodowskalar Rus asimilasyonuna karşı gizliden yürütülen faaliyetleri destekliyorlardı.

   Marie'nın fenle tanışması çok küçük yaşlarda başlamıştı. Evlerin de bulunan onca eşyanın yanında onun merakını fen cihazları dolabı çeker. Marie'nın bu merakı okula başlamasıyla iyice artar. Kuvvetli hafızası ve çalışkanlığıyla sınıfın en başarılı öğrencisi olur.

   Sene 1876'yı gösterdiğinde felaketler üst üste gelir. Marie önce büyük ablası Sophie ve arkasından hayatta herşeyden çok sevdiği annesini kaybeder. Bu acı olaylar küçük kızın hayat hakkındaki fikirlerini değiştirir. Yaşamın bu acı yönleri ne Marie'yi ne de kardeşlerini yıldırmayacaktır.

   Marie 1883 Haziran'ında bir şeref madalyasıyla orta tahsilini bitirir. Artık O, 16 yaşında genç ve güzel bir kızdır. Buna rağmen gençliğin verdiği havai isteklerden çok O, istiklal hülyaları peşindedir. Ülkeleri kurtarmak için anarşist faaliyetlerin yerine kasten cahil bırakılan halkın okutulup aydınlatılması gerektiği bunun içinde irfanı yüksek nesillere ihtiyaç olduğu fikrindeydi.

   Marie'nın bundan sonraki hedefi üniversitede fizik tahsili yapmaktı. Varşova Üniversitesi bayan öğrenci almadığından Paris'e gitmesi gerekiyordu. Marie gerekli parayı biriktirmek için taşrada zengin ailelerin yanında öğretmenlik yapmaya başlar. Dört sene çalıştıktan sonra tahsiline devam etmek için Polonya'dan ayrılarak Paris'e doğru yola çıkar. Marie orta tahsilini bitirdikten tam 8 sene sonra, 1891 yılında amacına ulaşır. O, Şarbon Fen Fakültesi'nde bir öğrencidir artık.

   Davranışları ve çalışkanlığıyla hemen göze çarpar. Derslere ilk girenlerden biri O'dur. Özellikle fizik derslerinde hep ön sıradadır. Profesör Lippmann, Bouty ve Appell derslerini çok sever. Onları büyülenmiş gibi dinlerdi. Fizik derslerinde hocalarının kainattaki düzenle ilgili söyledikleri, laboratuvarlarda yaptıkları deneyler genç bilimcinin şevkini arttırıyor, daha fazlasını bilmek ve öğrenmek için kamçılıyordu. Marie gayretli çalışmalarının mükafaatını çabuk görür. İmtihanlarını derecelerle verir. Bu sayede burslar kazanır. Tek düşündüğü ise ilim ve ülkesidir. 26 yaşında olma sına rağmen evlilik gibi bir düşüncesi de yoktur, Pierre Curie ile tanışana kadar.

   Pierre Curie

   Pierre Curie 1859'da Paris'te doğar. Pierre'in kardeşiyle beraber çok küçük yaşlarından beri ilime ve fene büyük ilgileri vardır. Üniversiteyi 16 yaşında bitirir. 1883'te Paris Fizik ve Kimya Okulu'na öğretmen ve laboratuvar şefi olarak atanır. Bu görevi tam 22 yıl sürdürecektir. Kardeşiyle beraber Pizoelektrik etkiyi keşfeder. İlk defa fiziğe grup kavramını getirir. 1894'te Marie ile ilk tanıştığında iyi bir bilimsel kariyere sahiptir.

   Pierre Curie ve Marie Sklodowska 1895 yılında evlenirler. Marie artık Madam Curie olmuştur. ve bundan sonra hep böyle anılacaktır.

   1897'de Madam Curie ilk çocuğu İrene'yi dünyaya getirir. Daha kendisini toparlamadan iki lisans imtihanı ve su verilmiş çeliklerdeki mıknatıslanma hakkında bir etüd çalışması gerçekleştirir. Bundan sonra Madam Curie doktora tezi için konu seçimine girişir. Eşinin önerisiyle Becquerel ışınlarında karar kılar.

   X-Işınları

   Röntgen, 1895'in bir kasım akşamında etrafını siyah kartonla kapattığı hittorf tüpüyle katot ışınlarını araştırırken esrarengiz bir olayla karşılaşır. İçinde bulunduğu oda karanlıktır. Baştan sona kadar siyah kartonla kaplı tüpün yakınındaki boryum pilatin siyanidle İşlemiş ekranın ışıldadığını şaşkınlıkla görür. Ekranı aydınlatan bu nesneler nereden geliyordu? Katot ışınlar olamazdı. Çünkü tüp siyah kartonla kaplıydı. Röntgen, olayı incelemeye başladı. Ekranı çevirdi, fakat sonuç değişmedi. Daha sonra tüple ekran arasına çeşitli nesneler yerleştirdiğinde hepsini saydam gördü. Kendi elini uzattığında ekranda kemiklerini gördü. Ne elektrik ne de magnetik alanda sapmayan bu ışınlara x- ışınları dendi. Bu ışınların kaynağı ve ortaya çıkış nedeni ise ancak atom fiziğinin kurulmasından sonra aydınlığa kavuşacaktı.

   Röntgen'den sonra Henri Becquerel bu konuya yöneldi. Becquerel'in hareket noktası x-ışınları ile floresanlanma arasındaki ilişkiydi. Başka kaynaklardan x- ışınları oluşturmaya çalıştı. Çeşitli floresanlı maddeler denedi. Ama x-ışınlan gözlemleyemedi. Daha sonra Becquerel x-ışınlarıyla görülür ışık arasındaki ilişkiyi incelemeye karar verdi.

   Floresans madde olarak uranyum tuzlarını kullandığı bir dizi deney gerçekleştirir. Bir fotoğraf filmini güneş ışınlarından etkilenmeyecek şekilde siyah kağıtlarla örttü. Kağıdın üzerine uranyum tuzlarını yerleştirerek uzun süre güneş ışığında bekletti. Filmleri banyo ettiğinde foresans uranyum tuzlarının bulunduğu yerlerde siyahlıklar gördü. Deneyi karanlıkta gerçekleştirdi, sonuç değişmedi. Uranyum tuzlarından çıkan garip ışınlar her şartta fotoğraf filmine etkiyordu. Becquerel uranyumun bütün tuzlarının hatta uranyum metalinin bile fotoğraf filmi üzerinde karartılar meydana getirdiğini gördü. Becquerel x- ışınlarını araştırırken bambaşka bir hadiseyle karşılaşmıştı. Bu olay yeni birşeylerin habercisiydi. Bu yeniliği inkişaf ettirmek ise Curielere nasip olacaktı.

   Radyoaktivite

   Bequerel ışınları hakkında bilinenler sadece bu kadardı. Işınların cinsi ve kaynağı neydi? Tam bir muamma. Mükemmel bir araştırma konusu. Madam Curie uzun uğraşlar sonunda alabildikleri basit bir atölyede araştırmalarına başlıyor. ilk olarak uranyumdan çıkan ışınların iyonlama kuvvetini Pierre'in yaptığı elektrometreyi kullanarak tesbit etti. Madam Curie'nin ilk sonuçlarına göre ışınımın şiddetinin bileşikteki uranyum miktarı ile orantılı olduğu ve ayrıca kimyasal biçiminden, aydınlanma ve ısı gibi harici sebeplerden etkilenmediğini ortaya çıkardı. Hiç bir şeye benzemiyorlar. Hiç bir şeyden etkilenmiyorlar, çok zayıflar ama aynı zamanda çok kararlı bir yapılan var. Bunlara dayanarak Madam Curie bu ışınımların kaynağı olarak atomik seviyedeki olayları görüyordu. Buna göre uranyum dışındaki maddelerde de bu kuvvet bulunabilirdi. Hemen, başka numunelerde incelemelerine başlıyor. Netice gecikmiyor. Toryumda da uranyumun kine benzer ışımalar yaptığını keşfediyor. Curieler'in doğru düşündüğü böylece ortaya çıkmış oluyordu. Madam Curie uranyum ve toryumdaki bu özelliğe radyoaktivite ve bu elementlere de radyoaktif element adını verdi.

   Curieler'in aklına maden filizlerini incelemek geliyor. Acaba maden filizlerinde bunlara benzer ışımalar elde edebilir miyiz? Bütün maden filizlerini elektrometre ile incelerler. Beklenen sonuç ortaya çıkar. Fakat bir tuhaflık sözkonusudur. Maden filizlerindeki radyoaktivite beklenenden çok kuvvetlidir. Uranyum ve toryumdan kaynaklanması mümkün değildir, inceleme defalarca tekrarlandı, ama netice değişmedi. Beklenenin çok üstünde bir ışıma. Daha önce Curieler bilinen tüm kimyasal elementleri tetkik etmişlerdi. Hiç biri bu ışımaya uymuyordu. Bu kuvvetli radyoaktifliğin kaynağı neydi? Yeni bir element olabilir miydi? Madam Curie bu soruya olumlu cevap verdi. Şimdi ise sıra bu kuvvetli radyoaktifliğin kaynağı olan, o zamana kadar duyulmamış cevheri bulmaya gelir.

   Bu noktadan sonra Pierre Curieelindeki diğer işleri bırakıp eşiyle beraber çalışmaya başlıyor. Kendi geliştirdikleri bir yöntem ile maden filizleri örneklerini kimyasal çözümlemeyle bileşenlerine ayırdılar. Elde edilen her numunenin radyoaktifliğini elektrometre kullanarak tesbit ettiler. Bu ayırma sonucunda ışıma etkinliğin bazı parçalarda bulunduğunu gördüler. Buna göre yeni elementin çok çok az miktarlarda bulunacağından radyoaktifliğinin de uranyumdan çok fazla olması gerekiyordu. Curieier bunu yaklaşık 300 katı olarak hesapladılar. Fakat bu yeni maddenin numunelerde bulunma miktarı aslında bir milyonda bir oranındaydı. İkinci ilginç nokta radyoaktiflik iki parçada kendini gösteriyordu. Bu da iki yeni element demekti. 1898'in Temmuz ayında yeni elementlerin biriyle ilgili herşey hazırdı. İsmi hariç. Madam Curie bu yeni elemente polonyum adını verdi. Bundan daha tabi bir şey de zaten olamazdı. Curieler aynı ayın içinde keşiflerini ilan ve araştırmalarını açıklayan makalelerini Bilimler Akademisi'ne sundular.

   Radyum

   Asit içinde çözülmeyen sülfidler grubunda polonyumu keşfettikten sonra ikincisini baryum grubu bileşiklerinde tesbit ettiler. 1898 Eylül'ünde radyum adını verdikleri ikinci radyoaktif elementin keşfini gerçekleştirdiler. Curieler'in İşi bununla da bitmedi. Çünkü bu radyoaktif elementler yavaş yavaş yokoluyorlardı. Daha sonraları Rutherford'un yarı-ömür diye adlandıracağı bu olay köklü bir felsefeyi altüst ediyordu. Bu da atomun değişmez kararlı yapısıydı. Nasıl oluyor da bir element başka bir elemente dönüşebilirdi? Madam Curie bunun moleküler özelliklerin aksine atomun yapısındaki değişmelerden kaynaklandığına emindi. Yerleşik düşüncenin aksine olan bu görüşü herkes kabul etmiyordu. Hatta saf uradyum ve polonyumu görmeden, atom ağırlığı tayin edilmeden varlıklarını kabul etmeyenler vardı. Curieler haklı olduklarını göstermek için saf radyumu elde etmeye karar verirler. Bu iş kolay olmayacaktır. En başta tonlarca maden filizi gerekiyordu. Çünkü radyum cevherlerde belli belirsiz bulunuyordu. Bunun için tonlarca madenden radyumun zenginleştirilmesi gerekir. Ayrıca saflandırmayı yürütecekleri bu mekan ve masrafları karşılayacak para lazımdı.

   Radyumun içinde saklandığı cevherler (Cam sanayisinde kullanılıyor.) Çekoslovakya'daki Joachomsthal ocaklarından çıkarılıyordu ve bunlardan tonlarca almak parasal yönden imkansızdı. Ama uranyum çıkarılsa da artıklarından radyum elde edilebilirdi. Pierre bir arkadaşı aracılığıyla maden artıklarını sadece yol parasını vererek getirtir. Laboratuvar olarak eski camekanlı ve bu camları avluya açılan her zamanki mekanlarında hiç kimsenin girişemeyeceği bir mücadeleye başlarlar. Tonlarca maden artığı ellerinden geçer, koca kazanlarda bunları eritmek, karıştırmak, pis kokularına dayanmak bunların tekrar ayrıştırılması, bütün bunlar o kadar zor ki. Lakin Curieler kendilerinden emin sabırla çalışırlar. Hep kafalarında saf radyumun hayali vardır. Hatta Madam Curie eşine sık sık şöyle der: "Acaba rengi nasıl olacak? Güzel bir rengi olmasını isterim."

   1899'da Curieler'in arkadaşı Adre Debierne yeni radyoaktif elementi aktinyumu keşfeder. Bundan üç yıl sonra Curieler 1898 yılında başladıkları mücadeleyi zaferle noktalarlar. Dört senelik bir uğraş sonunda 1 desigram saf radyum elde ederler. Bu yeni elementin atom ağırlığı ilk defa 225 gr olarak tayin edilir. Dört yıllık amelelik, işçilik, mühendislik ve alimlik hepsi 1 desigram radyum için. Bu radyumda insanlık için.

   1903 Nobel Fizik Ödülü radyoaktivitenin mucitleri Henri Becquerel, Pierre ve Madam Curie'ye verildi. Pierre Curie Stockholm Bilimler Akademisi'nde yaptığı ödül konuşmasını çok önemli olan şu sözlerle bitirir: "Radyumun cani etlerde çok tehlikeli bir şey olabileceğini düşünmekte mümkündür. Bu noktada insan kendi kendine, acaba tabiat sırlarını bilmekte insanın bir menfaati var mı, bunlardan faydalanmak olgunluğunda mı yoksa edindiği bilgiden zarar görecek halde mi? diye de sorulabilir. Nobel'e ait keşiflerin örneği karakteristiktir. Yüksek kudretli, patlayıcılar insanların harikulade işler görmesini mümkün kıldı. Aynı zamanda bunlar milletleri harbe sürükleyen büyük canilerin elinde, müthiş bir tahrip vasıtası oldu. Fakat herşeye rağmen ben de Nobel ile beraber, beşeriyetin yeni keşiflerden şerden ziyade hayır çıkaracağını düşünenlerdenim."

   Fizikteki bu yeni oluşum büyümeye devam ediyordu. Çok geçmeden radyum ışımasının maddelere tesir ettiği ve onları radyoaktif hale geçirdiği anlaşıldı. Başka bir şaşırtıcı olayda radyumun fizyolojik tesirleriydi. Radyumdan çıkan ışınların kanserin bazı çeşitlerinde tümörleri iyi ettiği ortaya çıktı. Daha geniş çalışmalarla tıp bilmine curieterapi ismiyle geçecek olan tedavi şekli kazandırılmış oldu.

   Madam Curie 1904 yılında doktora tezini yine radyum üzerine yazarak yayınladı. Yine bu yıl içinde 37 yaşında ikinci çocuğu Eve'yı dünyaya getirdi. Pierre Curie 1905 yılında Akademi'ye alınır. Fakat bu görevi çok uzun sürmedi. 19 Nisan 1906'da Pierre Curie karşıdan karşıya geçerken bir kamyonun altında kalarak feci şekilde can verdi. Madam Curie bir kere daha hayatın acımasız yüzüyle karşı karşıyadır. Yine acısını içine atar. Çocuklarını büyütmeye ve çalışmalarına devam eder Madam Curie Pierre'dan boşalan Sorbon'daki hocalık vazifesine uygun görülür. Böylece Madam Curie Sorbon'da ders veren ilk kadın olur.

   Yıl 1914'ü gösterdiğinde Birinci Dünya Savaşı başlar. Madam Curie bu savaşta ikinci vatanı olarak gördüğü Fransa'ya hizmet eder. Kendi gayretleri sonucu oluşturduğu x- ışını araçlarıyla donatılmış ambulanslar hazırlayarak hastanelerin yardımına koşar. Bu gayretlerin sonucunda binlerce insanın hayatı kurtulur.

   Savaş sonrasında Madam Curie yine görevinin başındadır. Hem kızlarını iyi bir şekilde yetiştirirken hem de radyoaktiviteyle ilgili araştırmalarına devam eder. Kitaplar yazar. 1921'de davet üzerine Amerikaya görkemli bir gezi yapar. Amerikalı kadınlar bu alim kadına araştırmalarına devam etmesi için satın aldıkları radyumu hediye ederler.

   Yıllar ilerledikçe Madam Curie’nin sıhhati iyice bozulur. Maruz kaldığı radyoaktif ışınlar vücudunda kalıcı hastalıklar bırakmıştır. Elleri ışıma yanıklarıyla zarar görmüş ve iyice zayıflamıştır. İki katarakt ameliyatı geçirir. Ölmeden bir kaç ay önce kendi izinden giden kızı Irena'nın yapay ışıma etkinlik keşfini gördü.

   Einstein'in ifadesiyle "Bütün meşhur olmuş insanlar içinde şan ve şöhretin bozmadığı tek varlık" bir tür kansızlık hastalığından Fransız Alpleri'ndeki bir sanatoryumda 1934'de 67 yaşında hayata gözlerini yumdu.
Logged

You are not allowed to view links. Register or Login
totti_10
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2986


t_o_t_t_i10@hotmail.com
Üyelik Bilgileri E-Posta
« Yanıtla #5 : Eylül 01, 2008, 10:24:50 ÖS »

tesekkurlerr 
Logged

gidersen sana hediye ettiğim türküler izinsiz yürüyüşe geçer,
şiirim her dizesine pankart açar,
sazım tellerini boykot eder..!!
yakamoz
Moderator
Hero Member
*****
Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 3338


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Eylül 01, 2008, 10:45:11 ÖS »

saol
Logged

You are not allowed to view links. Register or Login
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Forum Kisa Yollari

Forum Kurallari | Tanisalim | Forum Duyurulari | Odev istekleri | Okul Arkadasimi Ariyorum | Sorunlarim Var| Cozemediginiz Sorular | Ataturk | Askeri Liseler Sinavi | Trafik Ehliyet Sinavi | KPDS | KPSS | ALES | SBS | OSS | UDS | YDS | Dikey Gecis Sinavi | DGS | Turkce | Geometri | Edebiyat | Yazarlar ve sairler | Matematik | Fizik | Kimya | Biyoloji | Tarih | Cografya | Meslek Dersleri | Fen ve Teknoloji | Felsefe , Mantik , Sosyoloji | Muzik | ingilizce| Hayat Bilgisi | Din Kulturu ve Ahlak Bilgisi | Rehberlik | Sinema | Tiyatro | Kitap | Muzik | Egitim Haberleri | Saglik | Programlar | Bilimsel Yazilar | Bilim Adamlari | MSN | Oyunlar | Resimler, Karikaturler | Fikralar | Burclar | Spor | yemek tarifleri kek tarifleri moda Gebelik dekorasyon moda kadın modelleri tatil tatlı tarifleri kadın sitesi pasta tarifleri corba tarifleri Sarki Sozleri kadın yemek tarifleri tarih edebiyat saglik hamilelik saglik Edebiyat yemek tarifleri yemek tarifleri Teknoloji diyet egitim s 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.19 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!